Aklından bir sayı tut – Kitap incelemesi

0
144

Mark Mellery, posta kutusuna bırakılmış imzasız bir mektup alır. Mektupta şöyle yazmaktadır: “Aklından bir sayı tut – 1 ile 1000 arasında herhangi bir sayı.’’ Mellery öylesine 658 sayısını tutar. Not şöyle devam etmektedir: “Sırlarını nasıl bildiğimi göreceksin. Küçük zarfı aç”

‘’Aldıklarını geri vereceksin

Vermiş olduklarını aldığın zaman.

Biliyorum neler düşündüğünü,

Ne zaman uyuduğunu,

Nereye gittiğini,

Nereye gideceğini.

Seninle bir randevumuz var,

Bay 658.”

Dave Gurney, NYPD’den yeni emekli olmuş cinayet dedektifi şu an katillerin portrelerini çiziyor. Eski arkadaşı Mark Mellery’nin kendisine yaşadığı bir olay üzerine yazdığı mesaj onu delice bir cinayetin içine çekecektir. Eşi Madeleinele arasına işinin girdiği de ayrı bir gerçek. Mellery gizemli mektuplar almaya devam edecektir ve Gurney de bunları deşifre etmeye. Olaylar Mark Mellery’nin bir gece öldürülmesiyle farklı boyut kazanır. Boğazı kesilmiş bir beden, karda bir anda kaybolan ayak izleri…Peki bu mektupları kim gönderdi, Mellery’i kim öldürdü?

Bazı yazarların kitap hakkındaki yorumları:

aklından bir sayı tut - john verdon“Çok uzun zamandır okuduğum en iyi romanlardan biri olan Aklından Bir Sayı Tut aklınızı başınızdan alacak… John Verdon öyle ışıl ışıl ve incelikli yazıyor ki kıskanmadan edemedim.’’

Tess Gerritsen

“Bu kitap hayatım boyunca okuduğum en iyi romanlar arsında ilk sırada… Dilbaz ve kalp parçalayıcı; okuyucuyu son sayfaya kadar şüpheci bir bekleyiş içinde bırakıyor. Zekice işlenmiş kurgusu nefesinizi kesecek… Asla kaçırılmıycak türden!’’

John Lescroat

‘’Gerçekten de elinizden bırakamayacaksınız. Daha önce hiçbir eser beni bu kadar içine çekmemişti… John Verdon kusursuz karakterlerle bezeli kusursuz bir kurgu yaratmış ve gerçekten de işini biliyor.’’

Nelson Demille

‘’Bağımlılık yapıcı ve zihin kurcalayıcı… En derin, en ilkel korkularımıza kadar iniyor… Bu hikaye sizi demir çene tuzağı gibi yakalayacak.’’

Joseph Finder

”Okuyucuyu yerinde kıpır kıpır eden, sayfalardan fırlayacamış gibi canlı karakterlere sahip, zarif ve titizlikle yazılmış bir ilkyapıt”

Faye Kellerman

‘’Baştan sona zekice yazılmış, hızlı bir anlatıma ve keskin virajlara sahip. Aklından Bir Sayı Tut özgünlüğü ve kışkırtıcı konusu ile sivrilmeyi başarıyor.’’

John Katzenbach

Kitaptan bazı etkileyici alıntılar:

‘’Çıkmaz sokaktan çıkmanın tek bir yolu vardır; aksi yöne gitmektir.’’

‘’Hayatlarımızdaki en büyük acı, kabul etmediğimiz hatalarımızdan gelendir. Bizim asıl kimliğimizle uyuşmayan hatalardır. Bize öyle zıtlardır ki, onlara bakmaya katlanamayız. Bir vücutta iki insan oluruz, birbirine katlanamayan iki insan..’’

‘’İlerleme kaydedebilmek için, açık fikirli olmamız gerekiyor. Kendimle ilgili gerçeği bulabilmek için, bunu zaten bildiğimi söylemeyi bırakmalıyım. Eğer ne için orada durduğunu anlamayı başaramadıysam, yolumda duran kayayı asla yerinden kaldırmamalıyım.’’

Kesinlikle okunması gereken bir başyapıt. Ayrıca yazarın bunla benim bağımsız seri diyebiliceğim bir serisinin ilk kitabı (karakterler sabit fakat olaylar farklı.) Okuyan herkesi içine sürükleyebilecek bir kitap.

aklından bir sayı tut - john verdon

Kitaptan bir kesit:

Size bir hikaye anlatacağım. Bunu daha önce dinlemiş olanlardan özür diliyorum.”

Gurney odadaki insanlara şöyle bir baktı ve hikayeyi din­lemiş olan birkaç kişinin hatırlayıp, gülümsediklerini fark etti. Mellery’nin hikayelerini ikinci veya üçüncü kez dinlemek, sıkıcı ya da sinir bozucu olmak şöyle dursun, onları sabırsızlandırıyor gibiydi. En sevdiği masalın bir daha anlatılacağına söz verilmiş küçük bir çocuğun heyecanlı tepkilerinden farksızdı.

“Bir gün okula gitmek için evden çıkarken, annem, öğleden sonra eve dönüşte bir kuru süt ve ekmek almam için yirmi dolar verdi. Okuldan çıktıktan sonra, markete gitmeden önce okulun yanındaki küçük restorandan bir tane kola almak için durdum. Fakat kasadaki adam elimdeki parayı alıp üstünü vermek üze­reyken, okuldaki çocuklardan birisi gelip parayı gördü ve ‘Hey, Mellery,’ dedi, ‘O yirmiliği nereden buldun bakalım?’ Şimdi, bu çocuk dördüncü sınıflar arasındaki en tehlikeli çocuktu ve ben de dördüncü sınıftaydım. Ben dokuz yaşındaydım, o ise on bir. İki kez sınıfta kalmıştı ve herkes ondan korkardı, onla takılmayı bı­rakın, konuşamazdım bile. Sürekli kavga ederdi ve insanların ev­lerine zorla girip bir şeyler çaldığı söylentileri dolaşıyordu. Bana parayı nereden bulduğumu sorduğunda, annemin süt ve ekmek almam için verdiğini söyleyecektim fakat benimle dalga geçip, ana kuzusu demesinden korkup, onun gözüne girebilmek için çaldığımı söyledim. İlgili gözlerle bana bakınca, kendimi iyi hissetmiştim. Ardından kimden çaldığımı sordu ben de aklıma ilk gelen şeyi söyledim. Annemden çaldım dedim. Başını sallayıp, gülümsedi ve yürüyüp gitti. Aynı anda hem rahatlamış hem de rahatsız olmuştum. Söylediğim şeyi ertesi gün unutmuştum. Fakat aradan bir hafta geçti ve okul bahçesinde yanıma gelip, ‘Hey, Mellery, annenden başka para çaldın mı?’ diye sordu. Çalmadı­ğımı söyledim. Ve bana ‘Neden bir yirmilik daha çalmıyorsun?’ dedi. Ne diyeceğimi bilemedim. Yalnızca yüzüne öylece baktım. Daha sonra ürkütücü bir gülümsemeyle bana “Bir yirmilik daha çalıp bana vereceksin, yoksa annene geçen hafta çaldığın yirmi­likten bahsederim.’ dedi. O an damarlarımdaki kanın çekildiğini hissettim.”

Şöminenin yanındaki şarap rengi sandalyede oturan geniş yüz­lü bir kadın “Aman Tanrım,” dedi ve odanın içinden Mellery’nin durumuna üzüldüklerini ya da diğer çocuğa kızdıklarını belirten insanların homurtuları yükseldi.

İri yapılı bir adam gözlerinden şiddet fışkırarak ‘”Bu ne kal­leşlik!” dedi.

“Paniğe kapılmıştım. Bu çocuğun anneme gidip yirmi dolar çaldığımı söylediğini hayal edebiliyordum. Gariplik şu ki  bu küçük kabadayının anneme hiçbir şey söylemeyeceği ihtimali aklıma hiç gelmedi. İçime korku dolmuştu. Gidip anneme bir şey söyleyeceği ve annemin de ona inanacağı korkusu. Gerçeğe inanmayacağım düşünüyordum. Bu karmakarışık panik halin­deyken verebileceğim en kötü kararı verdim. O gece annemin cüzdanından yirmi dolar çalıp ertesi gün çocuğa verdim. Tabii ki ertesi hafta aynı parayı yine istedi. Ondan sonraki hafta da… Ve bu altı hafta boyunca, ben babama yakalanana kadar, böylece de­vam etti. Elimde yirmi dolarla, annemin çalışma masasın en üst çekmecesini kapatırken yakalandım. Gerçeği itiraf ettim. Aileme tüm o korkunç, utanç verici hikayeyi anlattım. Ama her şey daha da kötüye gitti. Papaz Monsenyör Reardon’u çağırıp, beni kiliseye, tüm hikayeyi bir kez daha anlatmam için götürdüler. Ertesi gece monsenyör bizi yeniden çağınp, küçük şantajcı ve ailesiyle buluşturup, hikayeyi yeniden anlattırdı. Bununla da kalmadı. Ailem, çaldığım parayı geri ödemiş sayılmam için bir yıl boyunca harçlığımı kesti. Bu olay bana bakışlarını tamamen değiştirdi. Şantajcı okuldaki herkese olayı, kendisini Robin Hood gibi, beni ise pis bir ispiyoncu gibi gösteren bambaşka bir şekilde anlattı. Sürekli bana, bir gün bir apartmanın tepesinden beni aşağı fırlatacakmış gibi soğuk soğuk sırıtıyordu.”

Mellery anıların canlanmasıyla bir saniye durdu ve anılarının gerginleştirdiği kasları gevşetmek istermiş gibi, elleriyle alnına masaj yaptı.

İri yarı adam öfkeli bir şekilde başını sallayıp, tekrar “Bu ne kalleşlik!” dedi.

Mellery “Ben de tam olarak böyle düşünüyordum,” dedi. “Ne kadar zalimce bir kalleşlik! Olay aklıma ne zaman gelse, ardın­dan gelen düşünce, ‘Bu ne kalleşlik!’ oluyordu. Düşünebildiğim tek şey buydu.”

İri yan adam, kendinden emin sesiyle “Haklıymışsın. Çocuk tam bir kalleşmiş,” dedi.

Mellery gittikçe artan bir onaylama tonuyla “Evet, tam ola­rak öyleydi,” dedi, “tam olarak öyleydi. Ama onun ne olduğu sorusunu bir türlü geçip, kendime ne olduğumu sormadım. Bu dokuz yaşındaki çocuk kimdi ve yaptığı şeyi neden yapmıştı? Korktuğunu söylemek yetmez. Tam olarak neyden korkuyordu? Kim olduğunu düşünüyordu?”

Gurney aniden kendisini, pür dikkat dinlerken buldu. Mellery onun da odadaki herkes kadar dikkatli dinlediğini fark etmişti. Gurney bu anlam, motivasyon ve kimlik arayışında gözlemci ol­maktan çok katılımcı olmuştu. Mellery konuşurken bir yandan şöminenin önünde ileri geri yürümeye başladı. Kafasındaki anı­lar ve sorular sabit durmasına izin vermiyor gibiydi. Sözcükler ağzından adeta dökülüyordu.

“O çocuğu, yani kendi dokuz yaşındaki halimi ne zaman düşünsem, onu bir kurban olarak görürüm. Şantaj kurbanı; sevgi, ilgi ve kabul edilme isteğinin masum kurbanı. Tek istediği kaba­dayının kendisini sevmesiydi. Zalim dünyanın kurbanı olmuştu. Zavallı küçük çocuk, kaplanın dişleri arasındaki zavallı küçük koyun.”

Mellery yürümeyi bıraktı ve izleyicilerin yüzünü görecek şe­kilde döndü. Alçak bir sesle devam etti. “Ama o küçük çocuk aynı zamanda başka bir şeydi. Yalancı ve hırsızdı.”

İzleyiciler karşı çıkmak isteyenler ve başlarını onaylarcasına sallayanlar olarak ikiye bölündüler.

“Yirmi doları nereden bulduğu sorulduğunda yalan söyledi. Hırsız olduğunu farz ettiği birisinin hoşuna gitmek için hırsız ol­duğunu iddia etti. Ardından, annesine hırsız olduğunun söylen­mesi tehdidiyle karşı karşıya kaldı. Bu tehdit karşısında annesi hırsız olduğunu düşünmesin diye, gerçekten hırsız oldu. En fazla ilgilendiği şey, insanların kendisi hakkında ne düşündüğüydü. Ne düşündüklerini sorun ettiği kadar, gerçekten yalancı ya da hır­sız olmasını, ya da bunun yalan söyleyip, parasını çaldığı kişiler üzerindeki etkisini pek umursamadı. Ya da şöyle düzelteyim: Ya­lan söylemesini ya da çalmasını engelleyecek kadar umursamadı. Bu yaptıkları yalnızca asit misali, kendi kendisine olan saygısını eritti. Kendisinden nefret edecek, ölmek isteyecek kadar büyük bir sorun oldu.”

Mellery homurdanmaların geçmesi için, birkaç saniye sustu ve devam etti, “İşte yapmanızı istediğim şey bu. Katlanamadığınız, sinirli olduğunuz, size hata yapan insanların bir listesini yapın ve kendinize sorun, “Ben bu duruma nasıl dahil oldum? Bu ilişkiye nasıl başladım? Beni etkileyen şeyler nelerdi? Bu davranışlarım dışarıdan bakan bir gözlemci tarafından nasıl gö­rünüyordu? Sakın, tekrar ediyorum, sakın diğer insanın yaptığı kötü şeye odaklanmayın. Suçlayacak birisini aramıyoruz. Bunu hayatımız boyunca yaptık ve bizi hiçbir yere getirmedi. Elimize geçen tek şey bir şeyler kötü gittiğinde suçlanmış bir yığın in­san listesi! Uzun, işe yaramaz bir liste! Gerçek soru, sorulması gereken asıl soru şu ki ‘Tüm bunların içinde ben tam olarak ne­redeyim? Odaya giren o kapıyı nasıl açtım?’ Ben o kapıyı dokuz yaşımda, beğeni kazanmak uğruna yalan söyleyerek açtım. Siz nasıl açtınız?”

Gurney’e bakan kadın gittikçe huzursuzlanmış gibi bakıyor­du. Tereddüt ederek elini kaldırdı ve “Bazen gerçekten kötü bir insanın masum bir insana fena bir şey yaptığı, mesela evine zorla girip, evini soyduğu olmaz mı? Bu masum olan kişinin hatası olmaz, değil mi?” diye sordu.

Mellery gülümsedi. “İyi insanlara kötü şeyler olur. Ama bu iyi insanlar hayatlarının geri kalanını, sinirden dişlerini gıcırdatarak ve soygunun hatırasını tekrar tekrar kafalarında canlandırarak yaşamaya devam etmezler. Bizi en çok üzen kişisel felaketler, içimizden atamayacak kadar güçsüz olduklarımız, kabul etmek istemesek de bizim de içinde rol almış olduklarım izdir. Bu yüz­den acı çekmeye devam ederiz kökenine inmeyi reddettiğimiz için. Bunu içimizden, bağlı olduğu yerden koparıp atamayız, çünkü bağlı olduğu noktaya eğilip bakmayı reddederiz.”

Mellery devam edecek gücü burmaya çalışıyormuşçasına gözlerini kapattı. “Hayatlarımızdaki en büyük acı, kabul etme­diğimiz hatalarımızdan gelendir – bizim asıl kimliğimizle uyuş­mayan hatalardır. Bize öyle zıtlardır ki, onlara bakmaya katlanamayız. Bir vücutta iki insan oluruz, birbirine katlanamayan iki insan. Yalancı ve yalancılardan nefret eden. Hırsız ve hırsızlar­dan nefret eden. Bu savaşın verdiği acıya benzer başka bir acı yoktur. Bu acı, bilinç seviyemizin üzerine çıkar. Ondan kaçarız ama bizimle koşar. Nereye kaçarsak kaçalım, savaşı beraberi­mizde götürürüz.”

Mellery şöminenin önünde ileri geri yürümeye başladı.

“Söylediğimi yapın. Hayatınızdaki kötü şeyler için suçladığı­nız insanların listesini çıkarın. Onlara ne kadar sinirlenirseniz, o kadar iyi. İsimlerini yazın. Kendi masumiyetinize ne kadar ina­nırsanız, o kadar iyi. Onların yaptığı şeyi ve sizin nasıl kırıldığı­nızı yazın. Sonra kendinize, kapıyı nasıl açtığınızı sorun. Eğer aklınıza ilk gelen, bu egzersizin ne kadar saçma olduğu ise, bunu reddetmeye neden bu kadar istekli olduğunuzu sorun. Unutma­yın, bu yaptığımızın amacı, suçlan her neyse o insanları bağışla­mak değil. Onları bağışlama yetkiniz yok. Bağışlamak Tanrının işidir, sizin değil. Sizin işiniz yalnızca bir soru sormak: ‘Ben ka­pıyı nasıl açtım.’

Yorumla